1906 yılında Adapazarı'nda dünyaya
geldi. Babası Mehmet Faik Abasıyanık, kereste, ceviz kütüğü üzerine iş yapan
bir tüccardı. Dedesi Sait Ağa'nın Adapazarı'ndaki kahvesi, aydın kişilerin toplantı
yeriydi. Annesi Makbule Hanım, Adapazarı'nın ileri gelenlerinden Hacı Rıza Bey'in
kızıydı. Okula başlarken babasının kafasında oğlunun kendisi gibi bir ticaret
adamı olacağı vardı. Annesi ise onu yakışıklı bir hariciyeci olarak hayal ediyordu.
Bu idealler uğruna mahalle okulundan alınıp daha çağdaş bir eğitim yapan Rehber-i
Terakki okuluna verildi. Yabancı dil eğitimi de verildiği için adı Gavur Mektebi'ne
çıkan okulu normal sürede bitirdikten sonra Adapazarı İdadisi'ne devam etti.
1920'de şehri Yunanlıların işgal etmesi üzerine annesi ve halasıyla birkaç ay
sürecek göç dönemi başladı. Henüz ilkokul yıllarında savaşla tanışan Sait Faik
sıkıntıları doğrudan hissetmese de ileride birçok öyküsünde dile getirdi gözlemlerini.
17 yaşında İstanbul'a geldi ve İstanbul Erkek Lisesi'ne yazdırıldı. Burada onuncu sınıfa kadar okuduktan sonra Arapça öğretmeni Salih Bey'in minderine iğne koydukları gerekçesiyle 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne gönderildi. Bursa'daki yılları boyunca vaktinin çoğunu
halkın uğrak yerlerinde onlarla iç içe geçirdi. Halkı sevip halktan insanlarla
ilgili öyküler yazmaya başlamasının kökenleri bu yıllara dayanır. 1928'de liseyi
bitirip İstanbul'a dönerek ilk şiir ve yazılarını çeşitli dergilere gönderdi.
Üç sene sonra ekonomi öğrenimi yapmak üzere yurtdışına çıktı. Babasının isteği
üzerine İsviçre'ye gitti. On beş gün sonra Fransa'ya geçti. Üç yıl orada yaşadı.Onun
içki ve avare yaşamla tanışması bu yıllara denk düşer. Ama, asıl başıboş yaşamı
babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar. Geri dönünce aile mesleği olan ticaretle
uğraştıysa da başarılı olamadı. Fransa'dan döndükten sonra kısa bir müddet Halıcıoğlu
Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Yurda döndükten
sonra yazdığı "Çelme" isimli öyküsü nedeniyle askeri mahkemeye verilmesi, yine "Medarı Maişet Motoru" adlı kitabının asılsız ihbarla toplatılmasıyla tedirgin
hale geldi. Daha seyrek ürün vermeye ve yalnız yaşamaya başladı. Son yıllarını
Burgazada'da annesinin yanında siroz hastası olarak geçirdi ve 11 Mayıs 1954'te,
48 yaşında öldü.
Düşünce ve duygularını, hele kendi
kurallarını getiren yeni bir sanatçı olarak başıboş ve özgür yaşama tutkularını
anlamayan, buna karşı olan bir çevrede yetişti. Ancak on beş yıl çabaladıktan
sonra kendini bu topluma bir parça kabul ettiren, küçük bir üne sahip olabilen
Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli,
doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. İlk hikayelerinden
başlayarak bütün eserlerinin, artistçe kendi uslubunda bir yaşamayı yadırgayanlarla
çatışmalarının aynası olduğu görülür. Bu tür bir çatışmanın olmadığı yerde de,
çağının sanatını ve yerleşmiş sanat ölçülerini aşan bir yeni ve güçlü sanat
eserinin yeşermeyeceği de açıktır. Böylece onda, edebiyatı, özentilerden, romantik
ucuzluklardan kurtarmak, bir başka kata yükseltmek isteyen bir davranışın varlığı
daha ilk adımlarından belli olmaktadır. Sait Faik, hikayeyi "edebiyat yapanların"elinden kurtarmaya gelmiştir.
Onun ilk hikayelerinden başlayıp
gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş
denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamiyle değişeceğini, gerçeğin allegoriler,
gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz. Git gide gerçekten; küçük adamlar
kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı
yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına
karşıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin
iç içe oluşu, onun sanat anlaşının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları
ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu. Düşünce ve sanata karşı
alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük
ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü
altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.
İlk hikayelerinde olayları toplumcu
bir açıdan gözlemeye çalıştığı, gözlemci bir gerçekçiliğe yöneldiği görülür.
Bu yıllarda, "Vakit gazetesi" çevresindeki yazarlar arasında tutulan, toplum
çatışmalarını anlatan hikayeleri ile "küçük adamın günlük yaşayışını" ele almaya
başladı. Eskilerin kenarda köşede unuttukları, kimselerin varlığından haberdar
olmadıkları "küçük adam"ı edebiyatımıza getiren o olmadıysa bile, yerleştiren,
bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda haline getiren, en güzel hikayelerini
yazan o olmuştur. Ona göre, asıl hikaye çekişmeler ve çatışmaların yaşam ve
geçim kavgası ile ilgili olan yanında değil, onun ötesinde kalan yaşama sevincinde,
halkın hayatında sürekli olarak giden, direnmeyi güzel ve umutlu bir hale getiren
paylaşılmış sevgidir. Sait Faik, yeni, kendine has, büyük
şehrin aylaklarına yönelmiş hikayelerine, onu yavaş yavaş ölüme götürecek bir
hastalığın teşhisi ile birlikte başladı. Ölüm korkusunun, onu, hikayede bir
anlamda yaşama ve yazma tutkusu içinde herşeyi unutmağa, belki de ardında yaşayacak
bir varlık bırakma endişelerine götürdüğünü, sonunda sıtmalı bir yazma devresine
girdiğini görüyoruz. Ayrı din, millet, zümrelere bağlı insanlar ve mesleklerin
ayırıcı çizgilerinin ötesindeki ortak vasıflara yönelerek, İstanbul'un beşeri
bütünlüğünü veren mozayiğin ayrıntıları arasına iyice karışıp gömülerek, 1946-1954
yılları arasındaki sekiz yıl içinde ölümü bekleyişin sıkıntılarını avutmuştur.
Hikayede hayatı, hayatta süreli ve düşlü hikayeleri yaşaması birbirinden ayrılamıyacak
denli içe içe geçmiştir. Özet Olarak Sait Faik, kuruluşuna
katılmadığı bir dünyanın kendine uymazlığı yüzünden dışa düşmüştü. İçinde yaşadığı
toplum o süre içinde, Osmanlı yaşama uslubundan kopuşunu çabuklaştırmış, yeni
bir yaşama düzeni ise "yeni insanı" destekleyecek ölçüde gelişmemişti. İnsan
yenileşmesi başka yenileşmelerle orantılı olmadığından, yaşam bir yerde kuruyuvermişti.
Sanata, bilime, devrimlere yönelen kuşaklar, kurulu düzenin çıkarcı tersliği
karşısında bocaladılar. Devrimlerin duraklayışı, devletin aydın ve sanatçı kuşaklardan
koruyucu ve yol açıcı desteğini kesişi de, bu yeni edebiyat öncülerini toplumdan
kopardı, yabancılaştırdı. Sanatçıları çoğu, eski uygarlık düzenini yitiren,
yenisini kuramayan düzensizliğin kargaşası içinde, evrime değil, yokluğa düştüler.
Sait Faik'in arkadaşlarının çoğunun başına gelen budur. Sait Faik'in hayat dramı,
onu yokluğun da, evrimin de karşısında kalıp direnmeye zorladı. Onun son hikayelerinde"gerçeküstücülüğe yönelik özellikler bulanlar oldu. Onda düşünceden, bilinçli
seçmeden gelen bir gerçeküstücülük değil, yukarıdaki şartlara göre ve o anlamda
bir "gerçeği örtme", yaşadığı dramı ifade etme sözkonusudur. Onun eserlerinde
bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin
bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında
bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır.
Yayınlanan Eserleri,
Semaver (1936)
Sarnıç (1939)
Şahmerdan (1940)
Medarı Maişet Motoru (1940)
Lüzumsuz Adam (1948)
Mahalle Kahvesi (1950)
Havada Bulut (1951)
Kayıp Aranıyor (1951)
Son Kuşlar (1951)
Kumpanya (1951)
Havuz Başı (1951)
Şimdi Sevişme Vakti (1953)
Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954)
Az Şekerli (1954)
Tüneldeki Çocuk (1955)
Mahkeme Kapısı (1956)
Açık Hava Oteli (1980)
Müthiş Bir Tren (1981)